İLK GÜNLER                                                                    AÇIK VE NET İFADELERLE İLGİLİ YAZI İÇİN

 

Aman Allahım, bu da ne? Ortalık zifiri karanlık. Saat altı bile olmadı. Peki bu çalar saat neden çılgınca bağırıyor? Deli miyim ben, bu buz gibi Ocak sabahında (sabah mı, gecesi demek daha doğru), sıcacık yatağımdan çıkıp hastaneye gideceğim? Ne olur, “beş dakka” daha uyuyayım, yalvarıyorum…

İşte 23 Ocak 1987 sabahı bu duygularla uyandım. Bir gün önce büyük bir hevesle gidip ihtisasa başlama işlemlerimi tamamlamıştım. Genel Cerrahi sekreterliğinden Mehmet Kurtoğlu hocaya gönderilmiş, onun talimatıyla A servisinin şef asistanı Mehmet Yerebasmaz’a teslim edilmiştim. Ama öyle böyle değil, kelimenin tam anlamıyla “teslim”!

Mehmet ağabey bana servisi ve çevreyi tanıtmıştı. Her gittiğimiz yerde oturup sohbet edip çay içmemiz ilgimi çekmiş, benim bu durumum Mehmet ağabeyin gözünden kaçmamıştı. “Bak oğlum, zannetme ki sen de böyle ortalıkta dolaşıp çay içeceksin bütün gün, ben şefim, istediğimi yaparım” diye de uyarmıştı. Haklıymış. Cerrahide oturup çay içebilmem için uzun senelerin geçmesi gerektiğini sonradan anladım. Allahtan çayı sevmem!

Serviste Ahmet Biçerer ağabeyin çömezi olacağım söylendi. Ahmet ağabey, titiz ve disiplinli biriydi. Bunu sonraları daha iyi anladım. Bana neler yapmam gerektiğini bir bir anlattı. O günü onunla birlikte geçirdim. Pansumanlar yaptık, hastalarla ilgilendik, akşam reçeteleri yazdık. Titizliğinden söz ettiğim Ahmet ağabey, reçete yazarken her türlü olasılığı göz önünde tutuyordu. Bunun ne kadar önemli olduğunu sonraki senelerde bizzat yaşayarak öğrenecek ve hep o akşamı hatırlayacaktım. Örneğin, guatr ameliyatı olacak hastaya anestezi ilaçlarını, sıvıları, birkaç adet anjiyokatı, prolen iplikleri ve hemovak dreni yazdıktan sonra, ne olur ne olmaz diye kalsiyum ampul ve tablet de yazmıştık. Şimdi gülerek hatırlıyorum ama o zamanlar tiroid ameliyatları için iki ünite de kan yazıyorduk.

Artık saat yediyi geçiyordu ki eve gitmek gibi bir kavramın da olduğunu hatırladı Ahmet ağabey. Ondan önce çıkmam söz konusu olmadığı için ben de sekize doğru çıkıp eve gittim. Ahmet ağabey sabah en geç yedide serviste oluyormuş. Doğal olarak ben ondan önce gelip hazır olmalıydım. Bu cerrahinin temel prensiplerindendi. O nedenle de saati 05:45’e ayarlamıştım. Daha ilk sabahtan geç kalarak, tıp fakültesine ilk girdiğim günden itibaren hayalini kurduğum Genel Cerrahi Kliniği’nde kötü bir imajla işe başlamak istemiyordum elbette.

Peki o sıcacık yatağın cazibesi ne olacak? Seneler sonrasının Operatör Doktor Sümer beyi bir yanda, yatağın o sıcacık yumuşaklığı diğer yanda. Neden böyle bir tercih yapmak zorundayım? Uykumu alıp da cerrahi yapabileceğim bir yer yok mu dünyada? Yok Sümer bey yok! Cerrahinin tabiatına aykırı bu söylediğin şey. İşine geliyorsa…

Alelacele yataktan kalkış, hızlı bir sakal tıraşı ve giyinme sonrası arabaya atlayış ve ver elini Çapa. Öğrencilikte hiç bu kadar erken gitmemişim ki hastaneye. Yollar bomboş. Trafik rahat (hatta yok). Kim kalkar ki o saatte sıcacık yatağından biz cerrahlar dışında??

Saat 06:45’de hastaneye giriyorum. Ahmet ağabey gelmemiştir daha (sen öyle san!). En üst kat “asistan katı”. Başasistan ağabeylerin odaları ve bizim de dolaplarımız var orada. Hızla beyaz takımlarımı giyip bir alt kata iniyorum ki bir an önce hastaları görüp pansumanları yapayım. Hayır, olamaz. Ahmet ağabey orada karşımda. Tertemiz, sakız gibi beyaz ve ütülü beyaz takımları, sol üst cebine yerleştirilmiş kalemliği ve özenle dizilmiş renk renk kalemleri ile. Hafifçe alaylı şekilde gülümsüyor: “Hocam hoşgeldiniz”. Ben yerin dibindeyim tabii. Kıdemlimden sonra kliniğe girmişim. Bin tane özür dilemek istiyorum ama Ahmet ağabey izin vermiyor. “Koş pansuman arabasını kap da başlayalım” diyor.

Sabah işleri bitiyor, başasistanımız Kenan ağabeyin odasına çıkıyoruz. Alman Lisesi mezunu oluşum Kenan ağabeyin ilgisini çekiyor. Kendisi de Alman ekolünden. Bana yaklaşımı hep daha “ilginç” oluyor. Seviyor da yeriyor da… Vizit yapılıyor, günlük işlere başlanıyor. İlginç olan şey ise şu: Nedense beni hemen ameliyathaneye sokup bir özofagus ameliyatı yaptırmıyorlar. Allah Allah… Neden benim gibi genç ve dinamik bir cerrah adayının yeteneklerinden yararlanmayı düşünmüyorlar ki? Ben buraya sabah akşam pansuman yapıp reçete yazmaya mı geldim? (Evet Sümer bey, şimdilik öyle!).

Saat bire doğru üst katta (üst kat kadın katıydı) işlerim bitiyor. Ortalık sakin. Ben ise halen asistanlığı kavrayamamış olmanın rahatlığıyla “yemeğe gitmek” gibi bir fikre kapılıyorum. Bir alt katta kıdemlilerimden Ali Emin Aydın var. Geçerken ona uğrayıp nereye gittiğimi haber vereceğim aklımca. “Ali Emin abi ben yemeğe gidiyorum”. “Tabii canım, ama önce gel de şu işi bitirelim sonra beraber gideriz yemeğe”. Ne demek bu? Açıklayayım: “Ulan ne yemeği, kıdemlin çalışırken senin yemek yemek gibi bir hakkın mı var? Gel de yardım et işleri bitirelim!”

Ali Emin o sırada bazal ve stimüle asit salgısı ölçmeye çalışıyor. Uğraşıp didiniyoruz. Nihayet birşeyler beceriyoruz ama akşam vizitinde Kenan ağabey yaptığımızın yanlış olduğunu söylüyor. Onca emek boşa gidiyor. Yemek mi? Asistanın öğle yemeği yemeyeceğini bir daha unutmamak üzere öğreniyorum.

 

SONRAKİ ÖYKÜ

 

ANA SAYFA